x

Walkman, akıllı gözlükler ve bireyselleşmenin karanlık yolculuğu

black-mirrorSağlık ve spor faaliyetlerimizi takip eden bileklikler, akıllı saatler, akıllı gözlükler, kullanım alanı sınırsız diyebileceğimiz artırılmış gerçeklik gözlükleri ve dahası… Cep telefonunun bile esamesinin okunmayacağı bir yakın gelecekten bahsedeceksek, giydiğimiz ürünler belki de bizim yerimize paylaşımlarda bulunacak. Distopik bir gelecek tasavvuru çoğumuzu endişelendirse de içten içe heyecanlandırmıyor değil.

80'lerde müziğin dışarıda böyle dinlendiği bir dönem yaşadık. Uzun yalnızlaşma çağına girmemizden hemen öncesi.

80’lerde müziğin dışarıda böyle dinlendiği bir dönem yaşadık. Uzun yalnızlaşma çağına girmemizden hemen öncesi.

Kendi klibinizin canlandığı bir hayat

İngiliz distopik TV dizisi Black Mirror‘da farklı bölümler ve hikâyelerle tarif edilen geleceğin gerçekleşmesi ihtimal dâhilinde. Teknolojik olarak mümkün olması bir yana, kültür ve ahlak olarak gayet hazırız diye düşünüyorum. Şehir yaşamının getirdiği katı kurallar, güvenlik endişeleri, sosyal yabancılaşma, toplumsal gerilim, ekonomik belirsizlikler ve daha sıralayabileceğimiz pek çok etken bireyciliği körüklüyor. Bu psikolojide devletlerin payını da yok sayamayız. Güvenlik sebebiyle evimiz hariç açık ve kapalı tüm alanların kameralarla donatılması, kimlik numaraları, çipli kartlar, tüm kazanç ve harcamalarımızı takip ederek giydiğimiz iç çamaşırımızın markasına kadar bizi tanıyan bankalar, kredi kartı şirketleri; bırakın tüketim alışkanlıklarımızı, ruh halimizi bile anbean takip eden başta Facebook olmak üzere sosyal ağ platformları bu işin içinde.

walkman

Eşyaları ve özellikle cihazları kullanım şeklimiz, toplumsal gelişimimizin ipuçlarını veriyor. Şehirli insanın toplumsal olarak sesini yükselttiği, farklı konularda aynı düşünenlerin müzik dinlemek, dans etmek, kamp kurmak, politik tutum belirlemek veya hiçbir şey yapmadan yan gelip yatmak için bile ortak hareket ettiği, bir araya geldiği hızlı 60’lar ve 70’lerden sonra dünyanın büyük şehirlerinde çözülmeler başladı. Bireselleşmenin kanımca önemli simgelerinden biri, Sony’nin efsanevi müzik çaları Walkman oldu. Kaset çalar ve radyo özellikli bu minik aletin benzerleri hızla türedi fakat Walkman, 80’lerin klasiklerinden biri olarak adını tarihe yazdırdı. Seçtiği müziği sadece kendisinin duyabileceği biçimde sokakta, evde, kafede, okulda, markette, her yerde dinlemeye başlayıp kendini dış dünyanın gürültüsünden ve hengamesinden soyutlamaya başlayan insan için artık kendisi ve çevresindeki her şey, hayatının o sıradaki klibinin birer parçasından ibaret olabiliyordu. Bu hissi o dönem derinden yaşayan neslin bir parçası olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Sonra azalarak bitti bu tuhaf duygu.

The Oculus Rift headset is tested by attendees at the Eurogamer Expo at Earls Court in London.

Her şey daha güzel olacak mı sahiden?

Bugün Beşiktaş-Kadıköy vapurunda yol alırken bilgisayar ekranından başımı kaldırıp önce dışarıya boğaza, sonra da diğer insanlara baktım. Çoğunun kulağında kulaklık takılı, telefon ekranına bakıyor haldeydi. O sırada gitarıyla müzik yapan genç adamı dinleyen çok az insan vardı. Sonra Spotify‘daki yeni haftalık listemi dinlemeye ve  bilgisayar ekranımdaki makaleye döndüm tekrar. Daha fazla cihaz, daha fazla kişisel alan, daha fazla mahremiyet kapısını açtı. Taşınabilir hale gelen her eşya kişiselleşiyor. Yakından tanıyor olsanız bile, başka birinin telefonunuzu veya bilgisayarınızı kurcalaması (içinde saklamak isteyeceğiniz şeyler olmasa bile) sizi de rahatsız ediyor mu? Beni ediyor. Bu rahatsızlığın altındaki temel hissin, “yakalanmak”tan çok daha farklı olduğunu düşünüyorum. Bende ve bu konuda görüşünü sorduğum çoğu insanda “kişisel konfor alanına zorla girilmiş” hissine rastlıyorum. Bilgisayar ve telefonumuzda tüm sosyal ağ profillerimiz tanımlı, mesajlaşma ve e-posta hesaplarımız kurulu, özel notlarımız yazılı ve bir başlasıyla paylaşırken iki defa düşüneceğimiz kontaklarımız kayıtlı biçimdeyken, bu cihazlardan salt birer makine olarak bahsedemeyiz.

Annelerimiz misafirliğe giderken yanlarında ev terliklerini götürürlermiş ya; ben arkadaşıma oturmaya giderken yanımda bilgisayarımı götürüyorum. Çünkü evde bulunan herkes laflarken bir yandan bir şey göstermek veya o anda araştırma yapmak için birer uzvumuz haline gelmiş bilgisayar veya telefonlara başvurabiliyor. Eh, insan en çok kendi bilgisayarında rahat ediyor. Genel olarak negatif bir tablo çıkmıyor ortaya. Peki böyle devam edecek mi? Bir zaman sonra işler çığrından çıkar mı dersiniz?

skin2

Giyilebilir teknoloji, bireyselliğin üst adımı olacak

Giyilebilir teknolojiler mi? Daha bir şey görmedik aslında. Giyilebilir teknoloji dediğimiz şeyin iki gözlük, bir saatten çok çok daha fazlası olduğunu fark etmemiz için aradan şöyle en az 3-5 yıl daha geçmesi gerekiyor. Üstelik öylesine geniş bir kavram ki, torba yasa gibi içine ne bulurlarsa atıyorlar. Isıtıcılı ceket de giyilebilir teknoloji, akıllı gözlük de, kablosuz kulak içi kulaklık da. Şirketler, ürünlerini geliştirip pazara sürdüklerinde bunların daha fazla kişi tarafından hayranlıkla satın alınması için kılıfını güzelce uyduruyor. İki gün sonra sıkılıp kenara atacağınız bir ürün için internette sayfalarca analiz, inceleme, test, rapor yayımlanıyor. Yıllarca Google Glass yazdık, şimdiye kadar İstanbul’da kaç kişinin gözünde gördünüz? Hiç görmedim ben. Amerika’da birkaç kişide gördüm yalan yok. Google Glass’ın yaygınlaşmayacak bir ara teknoloji olduğu da pek çok defa yazıldı çizildi esasen.
Son 30 yılda insanlar için, kalabalık içinde “dinleme”yle oluşan yalnızlığa “görme”nin de eklenmesi uçsuz bucaksız değişimler ve tepkimelere sebep olacak muhtemelen. Bu yılın yıldızı sanal gerçeklik gözlüğü. Samsung, Sony, Microsoft, Google, Apple sıraya girmiş durumda. Birkaç haftadır kullanıyorum. Çok güzel bir deneyim. Hizmetleri çeşitlenir ve farklı giyilebilir teknolojilerle etkileşime geçebilecek hale gelirse bambaşka bir dünyadan bahsedebiliriz. Biz çocukken anne-babamız “televizyonu bu kadar yakından seyretme gözlerin bozulur” diyordu. Buna ne diyeceğiz peki? Latifesi bir yana, muhtemelen gözlüklerle de kalmayıp sanal gerçeklik lenslerine doğru yol alacağız. Gözünüzün önünde dijital notların, bildirimlerin, görüntülerin akmadığı ve tamamen temiz gerçek bir görüntü gördüğümüz bu zamanların tadını çıkaralım. Üstelik bu lens gördüğümüz her şeyi kaydedip data izletmekle kalmayacak. Google, gözdeki kan şekerini ölçebilen biyonik kontakt lensler üstünde çalışmaya uzun süre önce başladı. Tansiyonu, kalp atışını, vücut sıcaklığını ölçen tişörtler de yolda.

Yorumlar (3)

  1. Bende Google Glass ve sanal gerçeklik teknolojilerinin yaygınlaşmaması gerektiğini düşünenlerdenim.

    Bir kahvecide kahvemizi yudumlarken karşımızda birinin Glass’iyle oturmasından rahatsızlık duyarız. O an bizi çekiyor, çektiği görüntüleri bir yerlere gönderiyor olabilir. Belkide Glass’i komple kapalıdır bilemiyoruz. Ama burda önemli olan, etrafımızda böyle biri veya birilerinin olması; sizinde verdiğiniz “kişisel konfor alanına zorla girilmiş” örneği gibi özgürce hareket edemeyecek olduğumuz anlamına geliyor. Gün içinde sokakta yürürken bile birilerinin objektifine takılıyor olabiliriz ama bunları çok dert etmiyoruz. Önem verdiğimiz tek şey birinin alenen bizi gözetliyormuş hissine kapılmamız.

    Sanal gerçeklikle ilgili hep aklıma Bruce Willis’in Surrogates filmi geliyor. Çok hızlı gelişen bir teknoloji olması, bizi sanal bir dünya içerisine hapsolmuş insanlardan oluşan bir medeniyete doğru sürükleyecekmiş gibi hissettiriyor. Sanki odalarımızdan çıkmadan tüm gün dünyayı gözlüklerimizin arkasından izleyecekmişiz de; işimize bile, arkadaşlarımızla buluşmaya bile oradan gidecekmişiz gibi geliyor.

    Bana kalırsa üzerinde daha fazla kafa patlatılması gereken teknolojiler artırılmış gerçeklik ve akıllı lensler. Gözlerimize takacağımız lenslerle veya ameliyatla gözlerimize yerleştirilen çiplerle telefon gibi cihazlara bile ihtiyaç duymadan gerçek hayatı istediğimiz zaman sanallaştırabileceğimiz cyborg’lara dönüşmemiz çok daha güzel olabilir. Hatta bununla birlikte beynimize yerleştirilen farklı bir çip ile bütün bilincimiz cloud’a yüklenebilir veya biraz daha ileriye gidersek dış görüntüsü bize benzeyen ama içi et ve kemik yerine, çipler ve devrelerle donatılmış olan makine halimize bilincimiz aktarılabilir ve sonsuza kadar yaşayabiliriz. Neyse oralara girmeyeyim şimdi 🙂

    Cevapla
  2. bireyselleşmenin karanlık yolcuğu çok yerinde bir tabir olmuş erdal hocam zira misafirliğe terlik götürdüğümüz hep birden aynı ekranın başında toplandığımız sosyal olduğumuz iletişim kurabildiğimiz günleri özlemeyen çok az kişi vardır az herzaman çoktur tarihte hiç olmadığı kadar iletişim çeşitliliğine sahipken hiç olmadığımız kadar bireyseliz. kötünün de kötüsü var gelecek bu açıdan endişe verici Pawel Kuczynski’nin bununla ilgili karikatürleri bireyselleşmenin zararlarını özetliyor aslında [http://www.notdefteri.net/resimlerle-teknolojinin-zararlari/2/] nesnelerin internetine gelince eti, kemiği geçtim kanı, tüyü, kılı bile dönüştüremeyen ademoğlu ruhu, karakteri, huyu, kişiliği aktarabilmesi mümkün değil bunlar olmadan yani kendin olmadan bir makine, eşya olarak yaşamak isteyen olabilir pekala ..

    Cevapla

Bir Cevap Yazın