Instagram, sanatı nasıl şekillendiriyor?
Arama
Dijital

Instagram, sanatı nasıl şekillendiriyor?

Bir süredir ABD’de yeni nesil sanat deneyimi olarak tanımlanan Pop-Up Sanat Müzeleri açılıyor. Bu galeriler, genellikle ziyaretçilerin Instagram’a fotoğraf koyması düşünülerek tasarlanıyor. O nedenle de bu galerilerdeki eserler, ziyaretçilerin esere dahil olabileceği şekilde üretiliyor.

Bu tarz galerilere örnek olarak Museum of Selfies ve Museum of Ice Cream’i gösterebiliriz. Ancak galeriler bununla sınırlı değil, pizza, renkler ve roze şarap temasına sahip birçok galeri de ziyaretçilere kapılarını açmış durumda. Hatta bu yeni Pop-Up Sanat Galerilerinin sadece ABD’de olmadığını da belirtelim. Şangay’da da The Egg House isimli bir Pop-Up Sanat Galerisi mevcut.

Bu arada ziyaretçilerin sanata dahil olması fikri aslında çok da yeni değil. Estalasyon (Yerleştirme) sanatı uzun süredir, üretilme amacı bu olmasa dahi galerilerde ve sanat evlerinde ziyaretçilerin sanatın bir parçası olmasını sağlıyor. Sosyal ağların hayatımızdaki rolü artış gösterdikçe, kullanıcılar da ziyaret ettikleri müze ve galerilerde enstalasyonlarla birlikte selfie çekip hikayesinde hızlıca paylaşabiliyor.

Aslında ülkemizde bunun en yakın tarihli örneğini Contemporary Istanbul’da gördük. Birçok Instagram kullanıcısı arkadaşlarının hikayeleri üzerinden Contemporary İstanbul’daki eserleri görebildi. Yine de sanat tüketiminin “Pop-Up Müzeler” gibi kısıtlı bir kavrama dönüşmesi, insanı ister istemez Instagram’ın sanatı nasıl şekillendirdiğine dair düşündürüyor. Zira bu pek de sanat içermeyen  “Pop-Up Müzeler”in, en fazla 40 dolar olan biletleri aylar öncesinden tükenebiliyor.

Ancak geçmişte IKSV’nin Dijital Medya Yöneticisi olarak görev alan şimdi ise sanat ve kültür sektörünün yeni platformu Kültür Limited‘in kurucusu olarak öne çıkan Emre Erbirer, Pop-Up Müzeleri sanattan çok eğlence olarak sınıflandırıyor:

Bu tür organizasyon ve etkinlikleri “sanat” diye nitelendirmek bence doğru olmaz. Kültürel ve entelektüel bir içerik sunmayan bu gibi müzeler aslında çok da “yeni” olarak nitelendirilemez. Avrupa’nın birçok şehrinde bulunan bira müzeleri, yemek müzeleri ve hatta seks müzeleri yıllardan beri var, bu gibi faaliyetler “sanat” yerine “eğlence” olarak adlandırılabilir. Son yıllarda bu gibi mekân ve etkinliklerin artması ise kuşkusuz Z kuşağı ve dijital medyanın oynadığı rol ile de ilişkilendirilebilir. Bu gibi mekân ve etkinliklerin insanların sanata bakış açısı üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu düşünmüyorum, zira bu tip şeyleri “sanat” olarak görmüyorum.

Yine de 1981 yılından beri üretimleri aktif olarak galerilerde yer alan sanatçı İsmet Doğan bu yeni nesil galerilerin ziyaretçilerin sanat anlayışını etkilediğini ancak henüz değiştirmediğini düşünüyor:

Modern galeriler miadını tamamladı, ama ölmedi. Bu sancıyı Pop-up galeriler merkezde olmayan bir alanda farklı sürelerde yani geçici sergiler (mekanlar) düzenleyerek gidermeye çalışıyor. Her şey geçici ise bu çağda buna uygun gibi. Modern galeri ve müze soğuk, steril (beyaz küp) ağır, korkutucu bir mekan-dı. Bu anlayışın kırıldığını, gösteriyor. Dolaysıyla sanat anlayışı, sanatı deneyimleme anlayışının da değişeceğini.

Pop-Up müzelerin artışıyla birlikte akıllara gelen sorulardan biri de yerleştirme sanatının bu akım üzerindeki etkisi. Acaba çoğunlukla ziyaretçilerle etkileşim kuran ve onu sanatın içine dahil eden bir tür olarak karşımıza çıkan yerleştirme sanatı, sosyal ağlarda sıkça yer almasıyla Pop -Up Müzeler’in oluşmasında rol oynamış olabilir mi?

İsmet Doğan’ın bu soruya cevabı kısa ve net:

Tabii ki, rol oynamış olabilir çünkü yerleştirme sanata bakış açısını değiştirdi.

Ancak Emre Erbirer, yerleştirmenin ziyaretçilerle ilişkisini etkileşim boyutunda değerlendirmezken, pop-up müzeler üzerinde bir etkisi olmadığını düşünüyor:

Enstalasyonun ziyaretçilerle etkileşim kuran ve onu sanatın içine dâhil eden bir tür olduğunu veya bu niyetle yapıldığını düşünmüyorum. Enstalasyonların ne anlattığı, hangi malzemeler ile yapıldığı, bulunduğu ortam ile ilişkisi, nerede sergilendiği gibi birçok etmen var. Bahsettiğiniz bu “pop-up müze”ler ile ilişkisi ise bir rol oynadıklarını düşünmüyorum.
Aslında Pop-Up Müzeler’in ortaya çıkması, başka bir konuyu daha gündeme taşıyor. Yıllar boyunca fotoğraf çekmenin yasak olduğu müzeler, artık fotoğraf çekimine izin verebiliyor. Yaşanan her anın sosyal ağlarda paylaşılmasıyla birlikte insanlar müzelerde de fotoğraf çekmeye başladı. Bu durumun sanatçılar ve müzeler üzerindeki ise etkisi bir merak konusu. Acaba sosyal ağlarda fotoğraf paylaşımı sanatçıların ve müzelerin etkileşim odaklı (örneğin Instagram’da paylaşılmaya uygun) eserlere ağırlık vermesi söz konusu oldu mu?

Erbirer müzeler ve fotoğraf ilişkisini şöyle özetliyor:

Müzeler ve fotoğraf ile aralarındaki ilişki çok karmaşık. Bazı müzeler on yıllardır fotoğraf çekilmesini yasaklarken geçtiğimiz on yılda bu yasaklarını esnetmeye başladı. Bazı müzeler ise kuruldukları günden bu yana fotoğrafı müze deneyiminin bir parçası olarak konumlandırıyor. Müzede fotoğraf çekmek ve onu sosyal medyada paylaşmak, müze deneyiminin bir parçası hâline geldi. Geçtiğimiz yıl dünyadaki müzelerde 1 milyardan fazla fotoğraf çekildi, bu insanların sanat ile aralarındaki ilişkide yeni bir boyut kazandırırken müze deneyimini de “paylaşılabilir” bir hâle getiriyor. Dünyada da bazı müzeler (Louvre ve MoMA bu konuda örnek olarak gösterilebilir) eserleri daha “fotoğraflanabilir” şekilde yerleştirirken, bazı müzelerin de (SMK  bu konuda iyi bir örnek olabilir) müze ve fotoğraf ilişkisi üzerinden yeni projeler geliştirdiklerini görüyoruz.
İsmet Doğan’ın Müzelerde çekilmiş fotoğrafların sosyal medyada paylaşılmasıyla ilgili görüşü ise şu şekilde:

“Sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak.” diyor Z. Bauman aynen katılıyorum. ”SİZ BURADAYMIŞSINIZ GİBİ!” ya da “DAHA ÖNCE BURADAYMIŞSINIZ GİBİ!”

Instagram gibi sosyal ağların sanat üzerindeki etkisini anlamaya çalışırken işin eser kopyalama boyutu da akla geliyor. Aynı şekilde yapılan paylaşımın sanatçının aktarmak isteği mesajı, içeriği ya da deneyimi başkalaştırması da söz konusu olabilir.
İsmet Doğan, eserlerin kopyalanması konusunda Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramına gönderme yaparak, hem gerçeklik kavramını sorguluyor hem de işin alıcı boyutunu paylaşıyor:

Simülakrlar dünyasında orijinal yok olabilir, kopya onun yerine geçebilir. Bu nedenle artık alıcıya sertifika veriliyor. Kapitalist sistem anında çözümünü üretiyor.

Emre Erbirer ise eserlerin kopyalanma konusuna açıklık getirirken, sanatçının aktarmak istedikleri kısmında paylaşımın etkisine dair görüşlerini paylaşıyor:

Müzelerdeki sanat eserlerinin sosyal medyada paylaşılması sanatçıların eserlerinin kopyalanmasına yol açtığını söylemek doğru olmaz. Sosyal medya veya fotoğraf bile yokken de birçok sanatçının eseri kopyalanıyordu. Dolayısıyla kopyalamak isteyen kişi zaten bu gibi aracılar olmadan da bunu yapabilir. Bu tür paylaşımların sanatçının aktarmak istediği mesaj, içerik ve deneyim üzerindeki etkisi ise bence zor bir soru. Hangi sanatçının eseriyle ne aktarmak istediği ve bunun ne kadarının karşılık bulduğu zaten bir soru iken, üstüne bir de “paylaşım”ın ağırlığı çökünce iş iyice karmaşıklaşıyor.

Aklımda beliren tüm sorular, Doğan ve Erbirer tarafından cevaplandı. Ancak Instagram’ın sanatı şekillendirmesi konusunda takıldığım bir nokta daha var. Acaba ziyaretçiler tarafından sosyal ağlarda sanat eserlerinin paylaşılması başka kullanıcıları müzeyi ziyaret etmeye teşvik ediyor mu? Tabi bununla birlikte sosyal ağlardaki paylaşımın artmasıyla birlikte Türkiye’de sanata ve müzelere olan ilgi artıyor mu?

Erbirer bu soruya olumlu yanıt veriyor:

Müze deneyimi günümüzde diğer tüm deneyimler gibi sosyal medya sayesinde paylaşılabilir bir hâle geldi. Ancak bu noktada diğer deneyimlere birebir benzediği ve birçok noktada ayrıştığı da görülebilir. Örneğin bir müze veya o müzedeki sergi hakkında yazılan bir makale birçok kişi tarafından görülmeyecek ve okunmayacaktır, ancak o müzede çekilen bir selfie, paylaşılan bir eser fotoğrafı birçok kişiyi aynı deneyimi yaşamaya sevk edebilir. Bu; kitap eleştirileri, yemek eleştirileri vb. konularda da aynı. Türkiye’de okuma kültürü ne yazık ki çok az, ancak sosyal medyanın sunduğu imkânlar ile yeni bir kitleye ulaşmak mümkün. Ben bunda bir sakınca görmüyorum. Türkiye’de sanata ve müzelere olan ilginin arttığını da rakamlar bize söylüyor zaten.

Instagram’da yer alan içeriklerin, yurtdışındaki sanat galerilerine etkisini ise bir kaç örnek ile göstermek mümkün. Örneğin ABD’deki Renwick sanat galerisi  2016 yılında yer verdiği üç boyutlu “Wonder” sergisi ile bir yılda çektiği ziyaretçi sayısının daha fazlasını 6 haftada çekmeyi başarmıştı. National Building Museum’un 2015 yılındaki yerleştirme odaklı yaz sergisi “The Beach” ise müzenin yıllık ziyaretçi sayısının yüzde 30’unu sadece iki ay (Temmuz ve Ağustos) içinde ayında müzeye getirdi. Son olarak 2017 yılında yerleştirme sanatıyla tanınan Yayoi Kusama’nın Infinity Mirrors eseri sayesinde Hirshhorn Museum’un katılım oranında  kendi rekorunu kırdığını ve üyelik oranını yüzde 6 binin üzerinde arttırdığını söyleyelim. Bu noktada Kusama’nın sergisinin 34 bin kez Instagram’a taşındığını söylemekte de fayda var.  Hatta sergiyi sosyal ağlarda paylaşan isimler arasında Ivanka Trump’ın da yer aldığını belirtelim.

Bu veriler ve görüşler ışığında Instagram’ın ve diğer sosyal ağların sanata ilgiyi arttırdığını söylemek mümkün. Ancak bana kalırsa, toplumun iletişim şeklini değiştiren sosyal ağlar, yakın zamanda tüm diğer üretimlerde olduğu gibi toplumun sanat üretimini de kökünden değiştirebilir.

Görsel Kaynak: Unsplash

Yorumları GösterYorumlar Gizle (0)

Bir Yorum Yazın